İstanbul’da hava bazen insana oyun oynar. Geçenlerde işten çıktım, gökyüzüne baktım; hava güzel, hafif bir çiseleme var ama “Aman canım, altımızda motor var, basar gideriz” dedim. Önümde 36 kilometrelik bir yol var.
İlk başlarda her şey keyifliydi. O hafif yağmur, vizöre vuran damlalar falan gayet romantik gidiyordu. Ama bir noktadan sonra İstanbul o gerçek yüzünü gösterdi. Gök bir delindi, ben o romantik yağmurun altında resmen donuma kadar ıslandım! Kıyafetler su çekmiş, ellerim şişmeye başlamış…
İşte tam o noktada, hayatımın hatasını yaptım: Benzinliğe girmek. Kendi kendime dedim ki; “Dur Recep, şurada bir dur, içeri gir 2 dakika ısın, kendine gel öyle devam et.” Keşke demeseydim.
İçeri girdim, sıcak hava yüzüme vurdu, “Oh be dünya varmış” dedim. Ama o kapıdan tekrar dışarı çıkıp motora bindiğim an… Hayatımda böyle bir soğuk yemedim! Vücut içeride gevşedi, sıcağı aldı; dışarıdaki ıslak soğuğu yiyince şok geçirdi. Motorun üzerindeyim ama titremekten gidonu tutamıyorum. Bildiğiniz zangır zangır titriyorum, direksiyon elimde dans ediyor.
O yolu nasıl bitirdim, evin parkına nasıl geldim hatırlamıyorum. Motordan indim, üzerimdeki o ıslak kıyafetler sanki 50 kilo olmuş. Yürüyecek halim yok, o kadar donmuşum. Eve girip kendimi sıcak suyun altına zor attım. Vücut anca toparladı.
Şimdi bu hikayeyi okuyan “Deli misin be adam, çekilir mi bu çile?” diyebilir. Sorsalar; “Pişman mısın?” Hayır. “Bir daha yapar mısın?” Evet, defalarca yaptım, yine yaparım.
Çünkü motorculuk böyle bir şey. O yağmuru, o soğuğu, o zorluğu iliklerine kadar hissetmek de sevdaya dahil. Arabanın sıcak koltuğunda oturup radyoyu açmaya benzemez; biz yolu yaşıyoruz, yolu!

